İlaç satımında ‘karekod’ dönemi başlıyor

Filed Under (Sağlık) by cetsohbet on 27-02-2010

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer, yıl başından itibaren ilaç sektörü ve eczacılarla ilişkilerde karekod denilen yeni bir uygulamaya geçmeye başladıklarını söyledi.

Dinçer, ilaç sektöründe ”karekod” uygulamasına geçileceğini belirterek, ”Karekod sistemiyle Türkiye’de üretilen ve ithal edilen herhangi bir ilaç üretildiği andan itibaren bir kimlik numarasına sahip olacak. Karekodsuz ilacın piyasaya verilmesini Mayıs ayından itibaren yasaklayacağız” dedi.

Dinçer, Grand Cevahir Oteli’nde gazetecilerin sorusu üzerine, yıl başından itibaren ilaç sektörü ve eczacılarla ilişkilerde karekod denilen yeni bir uygulamaya geçmeye başladıklarını söyledi.

Türkiye’de ilaç sanayini daha rasyonel bir zemine oturtmak, ilaç sektöründeki kayıt dışılığı ve yolsuzluğu önlemek için bir çaba içerisine girdiklerini anlatan Dinçer, karekod uygulamasının vatandaşların ilaç ve tedavi güvencesini sağlama alacağını vurguladı.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Dinçer, şöyle konuştu:

”Karekod sistemiyle Türkiye’de üretilen ve ithal edilen herhangi bir ilaç üretildiği andan itibaren bir kimlik numarasına sahip olacak. Şimdiye kadar ilaçlarda barkod sistemi ya da ilaç fiyat kupürü bulunuyordu veya her ikisi beraber vardı. Karekod, barkod bilgilerini, kimlik numaralarını, üretim seri numaralarını ve üretim tarihini içine alan bir muhteviyata sahip. Kimlik numarası olmayan hiçbir ilaç eczanelerde satılamayacak. İlaç, depolara giderken kimlik numarasıyla gidecek, bu numara ile eczane rafına konacak ve tüketicinin eline geçecek ve o kimlik numarasıyla başka bir ilaç satılamayacak. Bu açıdan bakıldığında çok önemli ve ciddi bir tedbir aldık. Yoğun bir şekilde tüm Türkiye’de eczacılarla bu sistemi uygulamaları konusunda görüşmeler yaptık ve yapıyoruz.”

ECZACILARA ERKEN ÖDEME

Karekod sistemine geçen eczacıların ücretlerini bir ay önce ödeme taahhüdünde bulunan Dinçer, ”Bunun da gerekçesi şu; karekod sistemine geçmek için az da olsa yatırım yapmak gerekiyor. Yatırımları finanse etmek için ek para ödeme imkanı yok, ama alacaklarını daha erken ödeyerek onlara bu fırsatı vermek istiyoruz. Buradan bütün eczacılardan, ilaç deposu işletenlerden ve ilaç sanayicilerinden bu konuya destek vermelerini istiyorum ve daha güvenli bir sektör oluşturmak için yardım etmelerini bekliyorum” dedi.

Bir gazetecinin, ”Eczacıların karekod sistemine geçmesi zorunlu mu?” sorusu üzerine Dinçer, şu anda bir yaptırım düşünmediklerini, eczacaları sadece teşvik ettiklerini belirtti.

”Karekodsuz ilacın piyasaya verilmesini Mayıs ayından itibaren yasaklayacağız” diyen Dinçer, şu anda ilaç sanayinin karekodlu ilaçları eczanelere göndermeye başladığını, Mayıs ayına kadar da barkodlu ve fiyat kupürlü ilaçların piyasaya sunulmasına izin verileceğini bildirdi.

Dinçer, ”Türkiye’de 2010 yılından sonra hiçbir şekilde karekodsuz ilaç satılmayacak” dedi.

Bir gazetecinin, karekod sisteminin eczacılara maliyetini sorması üzerine Dinçer, ”300 ile 1000 lira arasında maliyet olacak. Eczacıların sadece karekod okuyacak bir makineye ihtiyaçları olacak. Bilişim altyapısını Sosyal Güvenlik Kurumu karşılayacak” diye konuştu.

Dinçer, sistemle, hasta sağlığını teminat altına almayı ve denetimden çıkmamış hiçbir ilacın satışına izin vermemeyi hedeflediklerini ifade etti.

AA

Yanlış vitaminin zararları çok büyük

Filed Under (Sağlık) by cetsohbet on 20-12-2009

Yanlış vitaminin zararları çok büyük
Uzmanlar yanlış kullanılan vitaminin yarardan çok zarar getireceğini söylüyor. Peki hangi vitamin neye yararlı…

Soğuk havalar ve domuz gribi salgını doğal beslenmeye, vücut dengemizi koruma ihtiyacına ve vitaminlere olan talebi artırdı. Oysa eczanelerden satın alınıp gelişigüzel kullanılan ya da internet sitelerinden sipariş edilen vitaminler yarardan çok zarar getirebiliyor. Vitaminlerin kesinlikle doktor kontrolünde ve dozunda tüketilmesi gerektiğini söyleyen Memorial Ataşehir Tıp Merkezi Dahiliye Bölümü’nden Prof. Dr. Birsel Kavaklı, vitamin kullanımında dikkat edilmesi gereken noktalara değindi.

SAĞLIĞIN ANAHTARI: VİTA-AMİNE

Vitaminler, birçok fizyolojik olayda anahtar rol üstlenen moleküllerdir. Vitaminler insan vücudu tarafından sentezlenemedikleri için besinlerden sağlanması gerekmektedir. Vitaminlerin isimleri latincede hayat anlamına gelen ‘vita’ ve nitrojen içeren anlamına gelen ‘amine’ kelimelerinin kombinasyonundan türetilmiştir. Aslında günümüzde bilinen bütün vitaminler nitrojen içermez fakat ilk bulunan vitaminler içerdiği için isim bu şekilde kalmıştır. Sağlıklı bireylerde gıdalara ek olarak vitamin almaya gerek yoktur. Ancak vitamin ihtiyacını artıracak durumlar veya eksikliğinin saptandığı olgularda vitamin verilmesi gerekir.

BİLİNÇSİZ VİTAMİN KULLANIMININ SAKINCALARI

Bilinçsiz vitamin kullanımı karaciğer bozukluğundan böbrek rahatsızlıklarına kadar pek çok hastalığa neden olabilir. Vitaminin doktor kontrolünde kullanılması gerekir. Kişinin kafasına göre ya da eş dost tavsiyesi ile vitamin alması kesinlikle yalnıştır. Mutlaka doktor önerisiyle alınmalıdır. Bilinçsizce tüketilen A vitamini karaciğer bozukluğuna, fazla C vitamini böbrek taşına ve mide rahatsızlıklarına, D vitamini intoksikasyona sebep olabilir. 

ÇOCUĞA D, SİGARA İÇENE C, VEJETARYENE B12

Büyüme ve gelişme çağında, hamilelikte, ileri yaşlarda, kronik hastalığı olanlarda, alkolizmde eksikliği saptanan vitaminler kullanılmalıdır. Gerekli olan vitamin miktarı genellikle tavsiye edilen günlük miktar RDA olarak tanımlanmaktadır. Bu değerler ürünlerin etiket bilgilerinde yer almaktadır. Ama yine de ihtiyaç duyulan miktar kişiden kişiye farklılık gösterebilmektedir. Örneğin belirli hastalıklarda kişiye daha yüksek oranda vitamin tavsiye edilir; ayrıca ilaçlar vitaminlerin aktivitelerini engelleyebilmektedir. Belirli grupların özel vitaminlere daha fazla ihtiyacı vardır. Örneğin çocuklar (D vitamini), hamile bayanlar (folik asit), yaşlılar (D vitamini), sigara içenler (C vitamini), çok alkol tüketenler (B1 vitamini) veya vejeteryanlar (B12 vitamini) belirli vitaminlere daha fazla ihtiyaç duyarlar.

ANTİBİYOTİK TEDAVİSİNDE VİTAMİN

Gerekmedikçe vitamin kullanmak vücuda yarar yerine zarar getirecektir. Vitaminlerin bilinçli ve doğru kullanılması şarttır. Örneğin antibiyotik tedavisinde bağırsaktaki yararlı bakteriler de etkilenir. Buna bağlı olarak pamukçuk gibi mantar hastalıkları, ishal, hazımsızlık ve gaz şikayetleri ortaya çıkar. Bu nedenle antibiyotik tedavisinde özellikle B kompleks vitamini almak yararlıdır.

SAĞLIĞIN ABC’SİNİ GELİŞİGÜZEL KULLANMAYIN

A, D, E, K ve C vitaminlerine ait zarar ve yan etkiler iyi bilinmektedir. A vitamini vücutta birikip karaciğer toksisitesine yol açar. A vitamini toksisitesi, onu bağlayan proteinlerin yok olması ve bu yüzden A vitamininin hücrelere hücum etmesiyle belirir. Bu genellikle vitaminlerin diyetten alınması durumunda ortaya çıkmaz; fakat kişinin takviye kullanması durumunda belirebilir. Belirtileri mide bulantısı, kusma, karın ağrısı, ishal ve kilo kaybıdır. Kas ve sinir sistemi de iştahsızlık, sinirlilik, yorgunluk, uykusuzluk, bitkinlik, baş ağrısı ve kaslarda zayıflık belirtileri göstererek etkilenir.

D vitamininin fazlası kandaki kalsiyumun yüksek konsantrasyonda olmasına neden olur. Kalsiyum böbrek taşı oluşturabilir. Kandaki yüksek kalsiyum seviyesi ayrıca kan damarlarının sertleşmesine neden olur ki; özellikle bu da kalp ve akciğer arterleri için tehlikelidir ve ölümcül olabilir. D vitamini toksisitesinin ek belirtileri ise; iştahsızlık, baş ağrısı, zayıflık, halsizlik, aşırı susuzluk, sinirliliktir.

E vitamini ile zehirlenme çok fazla miktarda alınırsa olur; fakat A ve D vitaminlerinde olduğu gibi kolay olmaz. Belirtileri baş ağrısı, zayıflık, baş dönmesi, halsizlik ve görme bozukluklarıdır.

K vitamini zehirlenmesi sadece K vitamini için suda çözünen kaynakları tüketen insanlarda meydana gelir. Belirtileri ise kırmızı hücrelerin hemolizi, sarılık ve beyinde hasarlanmadır.

Tiaminin (B1)anormal bir şekilde çok alımı sinir sistemini etkiler. Güçsüzlük, baş ağrısı, alınganlık ve uyku bozukluğuna yol açar. Ayrıca taşikardi yapabilir.

Yüksek miktardaki niasin (B3) sinir sisteminde, kandaki glukoz ve yağda uyuşturucu etkisi yaratabilir. Kusma, dilin şişmesi, bayılma gibi belirtiler meydana gelebilir. Ilaveten, karaciğerin fonksiyonunu etkileyebilir ve düşük kan basıncına neden olabilir.

B6 vitamininin uzun süreli yüksek dozda alımı, kimi zaman geri dönüşümü olmayan sinir hasarlarına neden olur. Ayaklarda uyuşmayla başlar, sonra ellerde his kaybolabilir ve ağız uyuşabilir. Daha başka toksik semptomlar ise yürümede zorluk, bitkinlik ve baş ağrısıdır. Alımı azaltıldığı zaman bu semptomlar azalır; fakat her zaman tamamen kaybolmaz.Folat’ın toksisite belirtileri ishal, uyku bozukluğu ve alınganlıktır. B12 vitaminiyle olan yakın ilişkisinden dolayı, folatın yüksek miktarı B12 vitamini eksikliğini kapatır. C vitamini toksisitesi kusma, karın krampları uyku bozukluklarıdır. Böbrek taşına da yol açabilir.

VİTAMİN KULLANIMI KANSERİ TETİKLER Mİ?

ABD’de yapılan bir bilimsel araştırmada aşırı vitamin kullanımınıyla ilerlemiş prostat kanseri arasında bağlantı olabileceği bildirildi. Araştırma kapsamında 300 bin erkeğin sağlık durumlarına ve beslenme alışkanlıklarına bakıldı. Bunlardan üçte birinin, her gün çeşitli vitaminler aldıkları ve yüzde 5′inin aşırı vitamin tükettiği belirlendi. Araştırmanın başlamasından itibaren geçen 5 yıl içinde, 10 bin 241 erkeğe prostat kanseri teşhisi konuldu. Journal of the National Cancer Institute dergisinde yayınlanan araştırmada, aşırı miktarda vitamin kullananlarda öldürücü prostat kanserine yakalanma riskinin hiç kullanmayanlara oranla iki kat fazla olduğu sonucuna varıldı. Bununla birlikte araştırmacılar, vitamin kullanımıyla prostat kanserinin ilk safhası arasında ilişki bulamadılar. Araştırmacılar, yüksek dozda vitaminin tümör ortaya çıkana kadar etkisinin fazla olmadığı; ancak tümör oluştuktan sonra muhtemelen hızla büyümesine yol açtığı tahmiminde bulundular. Daha az kapsamlı benzer araştırmalarda da aynı sonuca varılmasına karşın, aşırı miktarda vitamin kullanımıyla prostat kanseri arasında kesin bir ilişki bulunduğunu kanıtlamak için başka araştırmalara ihtiyaç olduğu da vurgulandı.

SOĞUK ALGINLIĞANA KARŞI C VİTAMİNİ KULLANIRKEN…

C vitamininin fazlası böbrekler yoluyla dısarı atılır. Ana metabolitlerinden birisi oksalattır. Bu nedenle yüksek dozda uzun süre vitamin C alımında oksalat taşları oluşabildiği bildirilmiştir. Ayrıca C vitamininin mide asidini artırdığı ve midenin saldırgan faktörlerinden biri olduğu da bilinmektedir. Demir emilimini artırır. Anemik hastalarda demirle birlikte C vitamini alınması önerilir; ancak demir birikimi olan hemokromatoz durumlarında ve hemolitik anemilerde C vitamini önerilmez. Vitamin C nitratlardan “nitrosamin” oluşumunu engeller. Bu nedenle nitrit, nitrat katkısı yapılmış besinlerden sindirim sisteminde nitrozamin oluşumunu engellemek için C vitamininden zengin bir besin alınması önerilir.

Böylece mide ve özefagus kanserlerine karşı koruyucu olduğu belirtilmektedir. Uzun yıllardan beri C vitamininin soğuk algınlığından koruyucu etkisi üzerinde durulmaktadır. Bu konuda yapılan çalışmalar sonucunda C vitamininin profilaktik etkisi tesbit edilmemiştir. Ancak soğuk algınlığı geçiren kişilerde hastalık süresini kısaltığı ve semptomların ciddiyetini azaltığı bildirilmektedir. Sigara içiminin C vitamininin kandaki düzeyini düşürücü etkisi olduğundan, sigara içenlerin normallere göre 2 kat daha çok C vitamini almaları gerekmektedir. Vitamin C yetersizliğinde skorbüt ortaya çıkar. Vitamin C’ nin günlük alınması gerekli miktar yetişkinler için günde 50-75 mg’ dır.

internethaber.com

Kepçe kulak cerrahi müdaheleyle çözülüyor

Filed Under (Sağlık) by cetsohbet on 15-12-2009

 Özellikle ilköğretim dönemindeki çocukların bu rahatsızlıktan olumsuz etkilendiğine değinen Medical Park Bursa Hastanesi Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Cengiz Bozkurt, en sık rastlanan şekil bozuklukları arasında kepçe kulağın geldiğini söyledi.

Bu sorunun, özellikle çocuklarda sosyal bir problem haline dönüşebileceğini söyleyen Bozkurt, kepçe kulakta estetik olmayan görüntüyü veren sorunun kulağın kafatası ile yaptığı açı olduğunu söylerken, bu abartılı açıya kulak içi kıvrımlarının yokluğunun da eşlik ettiğini belirtti.

Bozkurt, “Kepçe kulak düzeltme operasyonunun yapılması için en uygun zaman ilköğretime başlamadan önceki dönemdir. Ancak daha sonra da herhangi bir yaşta düzeltilebilir, erişkinlikte de kepçe kulak estetiğinin talep edilmesi sık rastlanılan bir durumdur.” diye konuştu.

Ameliyat hakkında da bilgi veren Dr. Bozkurt, kepçe kulak ameliyatının, hastane ortamında çocuklarda genel anesteziyle, erişkinlerde ise lokal anesteziyle yapıldığını ve yaklaşık bir saat sürdüğünü belirtti. Bozkurt, “Operasyon kulağın arkasından yapılır ve kulak kıkırdaklarının olması gereken kıvrımları için, içeriden kalıcı dikişler atılır. Kulak kepçesi doğru açıya getirilir ve kesi yeri gizli dikişlerle kapatılır.” dedi.

Kepçe kulak ameliyatı sonrası, hastanın evine dönebileceğini söyleyen Bozkurt, kulağın 2-3 gün boyunca bandajlı kalması gerektiğini ve ameliyat sonrası oluşan ödemin 2 hafta içinde çözüleceğini belirtti.

Bozkurt, ayrıca, kulağın son şeklini almasının birkaç ay sürdüğünü, ancak, bu süre içerisinde hastayı rahatsız edebilecek herhangi bir görüntü oluşturmadığını da sözlerine ekledi.

(CİHAN)

Akdağ: H1N1 hamile ölümlerinde riskli

Filed Under (Sağlık) by admin on 12-12-2009

Sağlık Bakanı Recep Akdağ, domuz gribi hastalığının hamilelerde daha riskli olduğunu belirterek, hamilelerin ölüm riskinin diğer insanlara göre 6 kat daha fazla olduğunu söyledi.

AA

Sağlık Bakanı Recep Akdağ, ”hamilelerde hastalığı geçiren diğer insanlara göre ölüm riski 6 kat fazladır. Aslında çok zaruri olmadığı halde toplumda oluşmuş olan endişeler nedeniyle hamileler için farklı bir aşı da getirttik. Risk grubunda olanlar aşılanacak elbette ama hamilelerimiz asla bu konuda ihmal göstermesinler” dedi.’

Akdağ, bazı tören ve açılışlara katılmak üzere geldiği Erzurum’da Vali Sebahattin Öztürk’ü makamında ziyaret etti. Burada gazetecilere açıklamalarda bulunan Bakan Akdağ, domuz gribi aşılama çalışmalarının da sürdüğünü belirterek, aşılamada vatandaşların talebinin arttığını söyledi.

Hamilelerin domuz gribine karşı mutlaka aşı yaptırmaları gerektiğine dikkati çeken Bakan Akdağ, şunları kaydetti:

”Hamilelerde hastalığı geçiren diğer insanlara göre ölüm riski 6 kat fazladır. Aslında çok zaruri olmadığı halde toplumda oluşmuş olan endişeler nedeniyle hamileler için farklı bir aşı da getirttik. Risk grubunda olanlar aşılanacak elbette ama hamilelerimiz asla bu konuda ihmal göstermesinler. Hamilelerimiz bu konuda çok hassas olmalıdır. Önümüzdeki bir, iki hafta içerisinde bu hamilelerimizi takip eden ebeler, onları evlerinde de ziyaret edecekler.”

Akdağ, şu ana kadar 20 civarında hamilenin H1N1′den dolayı hayatını kaybettiğini belirterek, şöyle devam etti:

”Annelerin ölümünü önlemek için ciddi bir çaba gösteriyoruz. Son 10 yıl içerisinde şöyle bir gelişme oldu: 1999 yılında her 100 bin anneden 70′i hayatını kaybediyordu. Bu sene için bizim öngörümüz, her 100 bin anneden 17’sinin hayatını kaybetmesidir. Dolayısıyla meselede bu kadar bir iyileşme gösterdik. Dünya Sağlık Örgütü de Türkiye’yi bu konuda örnek bir ülke olarak gösterdi.”

KATKI PAYI

Akdağ, vatandaşlardan alınan katkı payıyla ilgili bir soru üzerine ise Sosyal Güvenlik Kurumunun katkı payını uygulayan kurum olduğunu belirtti.

Bakan Akdağ, şunları söyledi:

”Bir aile hekimine veya sağlık ocağına gidildiğinde sizden herhangi bir para talep edilmiyor. Eğer reçete yazılmışsa  2 lira talep ediliyor. Bu büyük bir para değil. Bir devlet hastanesi veya üniversite hastanesine gidildiğinde ise eğer reçete yazılmışsa 8, yazılmamışsa 5 lira alınıyor.

Bunlar biraz da hastanelere gidiş açısından, çok gereksiz kullanım açısından düşünülmüş olan tedbirlerdir. Aksi takdirde hastanelerimiz bu yükü karşılayamaz hale gelecektir. Ama biz vatandaşımızı muayenehane kapılarından kurtardık. Şimdi 8 liraya büyük bir para gözüyle bakabilirsiniz, ama bunu 100, 150, 200 lirayla kıyaslamamız lazımdır. Çok değil bundan 7 yıl öncesini hatırlayalım. Katkı paylarına biraz bu gözle bakmamız lazımdır.”

Akdağ tüm Türkiye’de başlatacakları hastane randevu sistemi çağrı merkezlerinin pilot bölgesinin Erzurum olduğunu ifade ederek, ziyaretinde bu konuda yapılan çalışmaları inceleyeceğini de dile getirdi.

Veterinerlerden ‘kurbağaları öpmeyin’ uyarısı

Filed Under (Sağlık) by admin on 12-12-2009

Amerikalı veterinerler, Amerikan halkına, Disney’in son prodüksiyonu “Prenses ve Kurbağa” filmindekinin tersine “kurbağaları öpmeme” uyarısında bulundu. Uyarının nedeni ise enfeksiyona sebeb olması.

 

AA

Amerikalı veterinerler, Amerikan halkına, Disney’in son prodüksiyonu “Prenses ve Kurbağa” filmindekinin tersine “kurbağaları öpmeme” uyarısında bulundu.

Amerikan Veteriner Hekimleri Birliğinin yayımladığı bildiride, kurbağaların, tüm sürüngenler ve kurbağagillerde olduğu gibi, insan için salmonella enfeksiyonu kaynağı olabileceği belirtildi.

Bildiride, “Kurbağalara uygun olmayan bir şekilde dokunmanın, özellikle de onları öpmenin, bir prensten ziyade ciddi bir hastalık getirebileceğini halka hatırlatırız” denildi.

ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi, kurbağaların bu yıl içinde 25 eyaletteki 48 salmonella enfeksiyonu vakasının kaynağı olduğunu açıkladı.

Salmonella, en çok kümes hayvanlarının eti ile peynir ve yumurtadan bulaşıyor. Tifo, paratifo ve gıda zehirlenmesine yol açabilen salmonella bakterisi, ağır ishalle kendini gösteriyor ve küçük çocuklarla yaşlılarda ölüme neden olabiliyor.

Kış mevsimi geldi, beslenmeye dikkat!

Filed Under (Sağlık) by cetsohbet on 12-12-2009

Kış mevsiminde, hastalıklar da artar. Halsizlik, isteksizlik, baş ağrısı ve yorgunluk gibi hastalık belirtileri kendini gösterir. Grip, soğuk algınlığı, bronşit gibi hastalıklar görülmeye başlanır. Üşüme ile birlikte enerji ihtiyacımız artar. Açığı kapamak için genelde yağlı ve karbonhidratlı besinler tercih edilir. Bu enerjiyi doğru besinlerden seçmek gerekir. Bağışıklık sistemimizin güçlü olması bu dönemde çok daha önemlidir. Bizi enfeksiyondan koruyan ve toksinlerle savaşan bağışıklık sistemidir. Dünya Sağlık Örgütü bu dönemde vücut direncindeki azalmaya dikkat çekerek antioksidan etkiye sahip olduklarından A, C, E vitaminlerinin, selenyum, çinko, magnezyum gibi minerallerin, omega 3 ve omega 9 yağ asitlerinin alımını artırmayı öneriyor.

Taze meyve sebzenin tam vakti

Sağlıklı olmak, sağlıklı beslenmekle devamlılık kazanır. Yeterli ve dengeli beslenmeyi ihmal etmeden eti, sütü, sebzeyi, meyveyi, tahılları mutlaka tüketmeliyiz. Önceliğimiz hep taze sebze ve meyve olmalı. Enfeksiyona sık yakalanabileceğimiz dönemde aşağıda belirtilen vitamin ve mineralleri içeren gıdaları sofralarınızdan hiç eksik etmeyin.

C vitamininden zengin besinlere sofrada yer açalım!

C vitamini vücuttan zararlı maddelerin atılmasını sağlar, savunma sistemini güçlendirir. Yeşil biber, maydanoz, tere, roka, karnabahar, ıspanak, portakal, limon, mandalina, kuşburnu gibi besinler bol miktarda C vitamini içerir. C vitamini kaybını önlemek için salatalar da meyve suları gibi tüketilmeden hemen önce hazırlanmalıdır. Her öğünde bol limonlu mevsim yeşillikleri ile dolu salata tüketin. Ara öğünlerinizde mandalina, kivi, portakal, elma, greyfurt gibi taze meyveleri tercih edin. Bitki çaylarından özellikle kuşburnu, ıhlamur, ahududu, böğürtlen ve meyve çaylarına ağırlık vermeye çalışın.

Güneş ışığından yararlanamadığımızda D vitamini gereksinimi için balık şart!

E vitaminin, antioksidan özelliği vardır. Vücudun çalışmasındaki en önemli görevi üstlenir. En zengin kaynakları; fındık, ceviz, badem gibi yağlı tohumlar, sıvı yağlar, yeşil yapraklı sebzeler, kuru baklagiller, tahin gibi besinlerdir.

Balık, balık yağı, fındık ve cevizde bulunan omega 3 yağ asitleri güçlü bir antioksidandır ve bağışıklık sisteminin güçlenmesinde etkilidir. Ayrıca zeytinyağı, fındık yağı gibi sıvı yağlarda bulunan omega-9 yağ asitleri de bağışıklık sistemini olumlu etkiler.

Ara öğünlerde günlük 10 adet badem, 15 fındık gibi miktarları aşmadan tüketin. Haftada en az 2 gün balık tüketin. Özellikle somon, çinekop, istavrit, levrek, çipura, hamsi mevsim balıklarıdır. Salatalarınıza muhakkak 1 yemek kaşığı kadar zeytinyağı ve limon ile sos hazırlayın. Haftada 1 gün kuru baklagilleri pişirip yanında bol salata ile tüketin.

Çinko, kış beslenmesinde direnci artıran önemli bir mineraldir

Hafif düzeyde çinko eksiklikleri özellikle gelişmekte olan ülkelerde yaygın görülen ve birçok sağlık sorununu beraberinde getiren bir tablodur. Bu durumda yapılan çinko desteği fiziksel, nörolojik ve psikolojik gelişmeyi iyileştiren yaşamı tehdit eden enfeksiyonların sıklığını azaltmaktadır.

En iyi kaynakları kırmızı et ve kabuklu deniz ürünleri ile karaciğer gibi hayvansal kaynaklı besinlerdir. Orta düzey kaynakları fındık, ceviz, fıstık gibi kuruyemişler, süt, peynir ve kuru baklagillerdir.

Kırmızı et haftada 2 gün yenmeli, daha çok tavuk ve balığa ağırlık vererek beslenmenizde eti ihmal etmeyin. Kahvaltıda süt, peynir ve yumurtadan herhangi biri ya da ikisini bulundurun.

A VİTAMİNİ

Anti-enfeksiyon vitamin olarak da bilinmektedir. Yumurta, süt, balık, ıspanak, portakal, havuç, yeşil biber, kayısı gibi sarı, turuncu ve yeşil sebze ve meyvelerde bulunan A vitamini güçlü bir antioksidandır.

Ispanak, pazı, brokoli, pırasa, karnabahar gibi kış sebzelerini gün aşırı pişirerek yemeklerinizi çeşitlendirin.

Yoğurt ve kefir tüketmeye dikkat edelim

Prebiyotikler büyüme ve gelişmeyi sağlayan, aktivitelerini artıran sindirilmeyen karbonhidrat bileşikleridir. Prebiyotikler başta anne sütü ve lifli gıdalarda (enginar, kereviz, pırasa, kuşkonmaz ve muz gibi) bulunur. Yoğurt ve kefir probiyotiktir. Yani kendisi yararlı mikroorganizmadır.

Kefir tümör oluşumunu engellemekte ya da var olanın ilerlemesini azaltmaktadır. İçindeki mikroorganizmalar bol miktarda vitamin (K, B1 vitamini, pantotenik asit, niasin, folik asit B12 ve biyotin) sentezi yapar. Biyotin diğer B kompleks vitaminlerinin emilimini de artırır.

KIŞ BESLENMESİ NASIL OLMALI

Günlük beslenmede yoğurt, ayran veya kefir olmalıdır. Ara öğünlerde ayran veya kefir tercih edebilirsiniz. Çorbalarda da yoğurtlu çorbaları için.

Bal yemeyi ihmal etmeyin

Genel olarak balın yaklaşık % 82’si fruktoz ve glikoz şekerlerinden, % 17,2’si sudan meydana gelir. Soğuk algınlığına karşı, ağız, boğaz ve bronşlardaki rahatsızlıklarda ve enfeksiyonlarında doğal bir ilaç olarak kullanılmaktadır. Balın yaraların ve enfeksiyonların iyileşmesini sağlamak için kullanımı önerilmiştir.

Sarımsaktan uzak durmayın

Sarımsağın yapısında bol miktarda su, fruktoz içeren karbonhidratlar, kükürt bileşikleri, protein, lif ve serbest amino asitler bulunur. Sarımsak ayrıca yüksek miktarda saponin, fosfor, potasyum, kükürt, çinko, orta miktarda selenyum, A ve C vitaminleri ile az miktarda da kalsiyum, magnezyum, sodyum, demir, manganez ve B kompleks vitaminlerini içerir.

Çiğ sarımsakta antioksidan potansiyeli vardır, ancak yüksek dozları kalp, karaciğer ve böbreğe toksik etkiler gösterebilmektedir. Sarımsağın bağışıklık sisteminin baskılanmasını önleyerek de kansere karşı yararlı olabileceği söylenmektedir.

Çiğ maydanoz

Bir provitamin A (beta karoten) kaynağıdır. Görme gücüne, kılcal damar sisteminin, adrenal bezin ve tiroit bezinin fonksiyonları üzerinde etkilidir. Yaprakları vitamin (A, C, K) demir, potasyum, kükürt, kalsiyum, magnezyum yönünden zengindir. Bir tutam maydanoz günlük C vitamini ihtiyacının çoğunu karşılar.

Narı suyundan çok tanesi ile tüketmeye çalışın

Nar antioksidan ve anti-tümör etkisinden dolayı ilaç olarak da tanımlanabilir.

Çantanızda kayısı kurusu taşıyın

Kayısı, günlük enerji ve protein ihtiyacının karşılanmasında çok az katkıda bulunmakla birlikte mineral maddelerden potasyum ve vitaminlerden ß-karotence (A vitamininin öncülü) çok zengindir. ß-karoten vücudu ve organları saran epitel doku, göz sağlığı, kemik, diş gelişmesi ve endokrin bezlerinin çalışması için gereklidir. A vitamini üreme ve büyümede, enfeksiyonlara karşı vücut direncinin artmasında önemli rol oynar. A vitamini normal vücut hücrelerinin kanserli hücreye dönüşmesinin başlıca sorumlusu olan aktif karsinojenlerden tekli oksijenin oluşmasını önlemekte veya oluştuktan sonra etkisiz hale getirmektedir.

En vitaminli meyve kivi

Dünyada yoğun olarak tüketilen 26 meyve içerisinde besin maddesi yönünden en zengin meyvedir. Kivinin 100 gramında ortalama 100-400 mg C vitamini bulunur. Ayrıca magnezyum içeriği bakımından da en zengin, yüksek potasyum miktarı ve düşük sodyum ile yine meyveler içerisinde ön sıralarda yer almaktadır. E vitamini, bakır, fosfor, B2 vitamini ve A vitamini bakımından da iyi bir içeriğe sahiptir.

Ara öğünlerde sıcak içecekler olarak sahlep, ıhlamur, kuşburnu, ahududu, böğürtlen çaylarını tüketin.

Zaman

İdrar testi evde de yapılabilecek

Filed Under (Sağlık) by admin on 11-12-2009

İdrar testi evde de yapılabilecek
İki öğrencinin gelitirdiği ürün ile artık evde de idrar testi yapılabilecek…

Sabancı Üniversitesinde öğrenim gören iki öğrenci, hücre teknolojisi yöntemiyle test kağıdı yerleştirilen, annelerin doktora gitmeden evlerinde idrar testi yapmalarını sağlayacak bebek bezi geliştirdi.

Sabancı Üniversitesinin Bilgisayar Mühendisliği Bölümü 3. sınıf öğrencisi Nur Karatoprak ile geliştirdikleri teknik hakkında açıklama yapan aynı bölümün 2. sınıf öğrencisi Murat Sütunç, küçük çocuklardan test için idrar almanın zorluklarına dikkati çekti.

İdrar almak için bebeklerde idrar torbası, idrar bezi, kateterizasyon (bebeğin cinsel organına ince bir boru sokulması) ve suprapubik aspirasyon (iğne ile idrarın dışarıdan çekilmesi) gibi yöntemlerin denendiğini, özellikle idrar torbasının kız çocuklarda zorluklar oluşturduğunu belirten Sütunç, bu yöntemlerin hiçbirinin çok iyi nitelikler taşımadığını, ciddi komplikasyonlar oluşturabildiğini dile getirdi.

Bu sorunlara çözüm bulmak amacıyla hücre teknolojisini kullanarak yeni bir yöntem geliştirdiklerini kaydeden Sütunç, “İdrar Yolu Enfeksiyonlarını Teşhis Eden Bebek Bezi” adını verdikleri proje hakkında şu bilgileri verdi:  “Bebek bezinin çeşitli noktalarına hücre teknolojisini kullanarak test kağıtları yerleştirdik. Bebek, idrarını yaptığında özel test hücresi kanal sistemiyle bez içerisindeki test bölgesine iletilir ve test edilir. Testin sonucunda, bezde dışardan gözlemlenebilecek şekilde renk değişimi görülür. Böylece oluşan renk skalasına bakılarak hemen sonuç öğrenilir. Renk kırmızı ise sonuç pozitif (hastalık mevcuttur) anlamına geliyor.”

Bu yöntemin bebeğin cildine zarar vermediğini, buharlaşma sorununun yaşanmadığını anlatan Sütunç, bir annenin kendi imkanlarıyla bu yöntemi kullanarak evinde rahat bir şekilde idrar testi yapabileceğini kaydetti.

BEBEK BEZİNİN ÖZELLİKLERİ

Birçok annenin hastalığın teşhisi amacıyla kullanılan bebek bezi torbalarından şikayetçi olduğunu ifade eden Sütunç, tuvalet eğitimi almamış bebekler, zihinsel engelliler veya bu yeteneğini kaybeden yaşlıların da geliştirdikleri bezi kullanabileceğini aktardı. Piyasada bazı firmalar tarafından üretilen benzer teknolojilerin bulunduğuna, ancak üretime geçilemediğine işaret eden Sütunç, “Ama biz, geliştirdiğimiz teknoloji ile onların çözemediklerini çözdük. Hücre teknolojisine yaptığımız en büyük katkı ise şu, genel olarak çocuklar küçük tuvaletlerinin yanında büyük tuvaletlerini de yapıyor. Bizim hücre teknolojimizde, bebek her iki tuvaletini yapsa bile hastalığın teşhisi yapılabiliyor. Ancak diğer firmaların yaptığı teknikte, sadece küçük tuvalet yapıldığında teşhis yapılma olanağı var. Teknik olarak daha üstün niteliğe sahip bizim yöntemimiz. Diğerlerinde toksit sorunu var. Kimyasallar cilde değdiğinde toksit tutar. Ciltle teması istenmeyen bir şey. Biz bunları yok ettik” dedi.

Türkiye’de hastanelerin çok kalabalık olduğunu, annelerin bebeklerinden idrar numunesi alınması için saatlerce hastanelerde beklediğini belirten Sütunç, “Bulduğumuz bu yöntem doktorların da işini kolaylaştıracak. Hastanelerde sadece idrar testi için kuyruklar oluşuyor. Bu bezle hastaneler bir nebze rahatlayacak” diye konuştu.

Bezin üretimine geçilmesi halinde, mevcut bezlerden çok pahalı olmayacağını aktaran Sütunç, “Bugün dünyanın en iyi bebek bezi markaları hangi düzeydeyse bizim tekniğimiz de o noktada. Ancak insanları, bunun çalıştığına ikna etmemiz gerekiyor. Kurumsallaştıktan sonra Türkiye’deki doktorlara deneme paketleri göndereceğiz” dedi.

PROJEYLE BİRİNCİ OLDULAR

Bu projenin çalışmasını yazın yaptıklarını belirten Sütunç, projeyle Intel ve Berkeley firmalarının Ekim ayında düzenledikleri “Girişimcilik Yarışması”na başvurduklarını kaydetti.

Yarışmanın Türkiye elemelerinde birinci olduklarını bildiren Sütunç, daha sonra Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti, İsrail, Macaristan, Polonya, Romanya, Sırbistan gibi 16 ülkeden 24 projenin katıldığı yarışmaya başvurduklarını anlattı.

Üniversite öğrencilerinin girişimcilik yeteneklerini geliştirmeyi amaçlayan yarışmada yaptıkları sununum uzmanlar tarafından çok beğenildiğini, özgün bulunduğunu söyleyen Sütunç, Avrupa ve İsrail ayaklarında birinci oldukları yarışmada, 20 bin dolar para ödülü aldıklarını belirtti.

PATENT BAŞVURUSU YAPTILAR

Sütünç, bebek bezinin patentini almak için Türk Patent Enstitüsüne başvurduklarını, ancak patent almanın uzun bir süreç gerektirdiğini dile getirdi.  Yarışmaya katılacak projelerin özgün, orijinal ve tek olmasına dikkat edildiğini, başvuru yaptıklarında projelerinin patent taramasından geçirildiğini aktardı.

Bezin üretimi amacıyla şirket kurmayı amaçladıklarını dile getiren Sütunç, finansman arayışında olduklarını, bu çerçevede görüşmelerinin devam ettiğini söyledi

Haber Kaynağı : internethaber

Yemeklerinizde tuzsuz lezzetin sırrı

Filed Under (Sağlık) by admin on 11-12-2009

Uzmanlar, bir çay kaşığı tuzun yaklaşık 2,4 gram sodyum içerdiğini belirtiyorlar. Tuzdan uzak durarak, besleyici ve lezzetli alternatifler oluşturabilirsiniz:

Fakat, Amerikan Tıp Enstitüsü, 19-50 yaş arasındaki yetişkinlerin sağlıklı tuz alımının sadece 1,5 gram olması gerektiğini ifade ediyor. Çok fazla sodyum aşırı sıvı tutulumuna ve yüksek kan basıncına neden oluyor. 
 
Ehow.com’da yer alan habere göre, tuzdan uzak durarak, besleyici ve lezzetli alternatifler oluşturabilirsiniz:

1. Tuz kullanmadan salatayı süsleyebilirsiniz. Marketten satın alınmış, tuz ve bazen MSG (Mono Sodyum Glutamat isimli katkı maddesi) içeren salata soslarından kaçının. Bunun yerine, yeşilliklerin üzerine taze limon sıkın ve zeytinyağı ekleyin. Ya da klasik sirke ve yağ kombinasyonunu deneyin.

2. Patates püresinin tuza ihtiyacı yoktur. Biraz az yağlı süt, tuzsuz margarin ile kavrulmuş sarımsak, acı baharat tozu ya da kırmızı biberden birini eklemeyi deneyin.

3. Pirinci ya da kuskusu sadece suda pişirin. Pişerken, bir orta boy doğranmış soğan ile bir yemek kaşığı ayçiçek yağının içine doğranmış mantar ekleyerek soteleyin. Pirinç veya kuskus piştiğinde, soğan-mantar karışımını kabaca karıştırın.

4. Lezzetli çorbalara, güveceve tencere yemeğine kimyon, kırmızı biber, acı baharat tozu veya zencefil gibi en sevdiğiniz baharatlar ekleyebilirsiniz. İçine doğranmış çiğ sarımsak ya da sarımsak tozu ve mutfak robotuyla doğranmış bir soğan da atın.

5. En sevdiğiniz spagetti sosu için, tuz kullanmak yerine daha fazla sarımsak, soğan, kekik ve biberiyeyi deneyin.

6. Et, balık ya da tavuğu pişirmeden önce en az 1 saat taze sıkılmış limon, portakal, greyfurt, mandalina suyu ya da bunların karışımının içinde bekletin. Ya da zeytin yağı, sirke, biber ve en sevdiğiniz baharatlardan oluşan bir karışımda bekletmeyi deneyin.

7. Fırında kızartma yapacağınızda, yer elması ya da soğan halkalarının üzerine sarımsak tozu, kimyon ya da baharat tozu serpin.

8. Yağda pişmiş yumurtaya ya da omlete doğranmış soğan dilimleri ya da pul biber, kekik, karabiber gibi en sevdiğiniz baharatları ekleyerek lezzet verebilirsiniz. 

Haber Kaynağı : haber7

GDO hakkında bilmek istediğiniz her şey

Filed Under (Sağlık) by admin on 11-12-2009

GDO hakkında çok şey yazıldı. ABD’de 7 yıl araştırma yapan Prof. Adnan Yüksel, Haber 7′den Nursel Tozkoparan’ın GDO konusunda akılları karıştıran sorduğu her soruya açık ve net cevaplar verdi.

İtiraf ediyorum çok ama çok etkilenmişim…

Bilinçaltıma yerleşmiş.

Yok yok.. Beynime kazınmış adeta.

Manava, markete gidip dakikalarca bakınıp sonra hiçbir şey al(a)madan döndüğümü fark ettim.

Domatesler kıpkırmızı, elmalar cilalanmış gibi, portakallar kocaman,ama  büyük bir hevesle girdiğim marketten manavdan elim boş çıkıyorum.

İki gün öncesinde yine markette o gıcır gıcır duran  “al beni al beni” diye davetkar parlak elmalar bir anda bir canavara dönüştü gözümde ve alamadan çıktım.

Sizin anlayacağınız marketin, manavın yanından bile geçemez duruma geldim.

Psikolojim bozuldu.

Baktım ki yalnız değilim.

Beni ve benim gibi pek çoğunu bu hale getiren GDO’ydu.

Hergün medyada onca haber çıkmasına, uzmanların açıklamalarına rağmen meyve sebzeden soğutan, bizi etkisi altına alan GDO konusunda kafa karışıklığı ve bilgisizlik almış başını gidiyor.

Bu meseleyi konunun uzmanı ile bizzat kendim görüşmeliyim!

Kulladığımız ürünlerin hangileri GDO’lu? Tüketildiğinde sağlığımıza etkileri ne?

Bu meseleyi konunun uzmanı ile yüzyüze konuşmam gerektiğini düşünerek

İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Tıbbi Genetik Ana Bilim Başkanı Prof. Dr. Adnan Yüksel’in kapısını çaldım. Tüm merak ettiklerimi sordum. En azından elma alırken şeklinin düzgün olanının değil, küçük, hatta kurtlu olanının daha makbul olacağını öğrendim.  

ÜLKEMİZ DÜNYANIN EN BÜYÜK BİYO ÇEŞİTLİLİĞENE SAHİP 

- GDO’lu ürünlerin çıkış noktası nedir? 

- Son yıllarda genetik çok hızlı ilerliyor. Biyoteknoloji dediğimiz iş, bir canlı organizmadan bir geni bir başka organizmaya aktarma işlemidir. Eğer bunlar gıdalarda oluyorsa o zaman buna genetiği değiştirmiş gıda ya da organizma diyoruz. Tabi teknolojiyi durdurmak mümkün değil.

Genetiği değiştirilmiş derken,ne geni istiyoruz, mesela; biz çilek yetiştirmek istiyoruz ama; soğuk bölgede yetiştirmek kullanistiyoruz. Neye ihtiyaç var? Antifriz genine yani soğukta da hayatiyetini devam ettirecek, bitkiyi ısıtacak gene ihtiyacımız var. Ne yapıyoruz, kuzey kutbu balığından antifriz genini alıyoruz. Çilek genine eklediğimiz zaman o çilek o zaman kuzey kutbunda da yetişmeye başlıyor. Veya çok daha tatlı bir şey istiyoruz ya da daha uzun ömürlü domates veya salatalık istiyoruz. O zaman da direnç genlerini alıp ekliyoruz.

Yine bir bakmışlar ki  daha çok ürün elde etmek varken az ürün elde ediliyor. Araştırılmış, niye az ürün elde ediliyor diye… Ekilen tohumları bir bitki ya da böcek yiyor. O zaman  bu böceği öldürücü geni tohumumun içine koyarsak, toprağa da atıldığında o böcekler tohumlara saldıramayacak veya saldırdığı zaman ölecek.

- Peki bu tür uygulamalar toprağı olumsuz etkilemiyor mu?

- Elbette etkiliyor. Maalesef toprağın dengesini düşünen kimse yok. Sen şimdi yabancı bir şey koydun oraya o ne olacak, o tohumlar bitki oluşturduğu zaman genetiği değiştirilmiş gıdalar, arılarla, rüzgarlarla, böceklerle her tarafa yayılacak. Bir kere bir genetik değiştirilmiş gıdaya başladığın zaman artık o bölgeden normal bitki elde etmen mümkün değil. Ülkemiz dünyanın en büyük biyo çeşitliliğine sahip. Bunlara patent almak varken, bunları normal fiyata üretip, dışarıya  yüksek fiyata satmak varken, sen şimdi genetiği değiştirilmiş gıdaları ithal ediyorsun. Buna hiç gerek yok.

AMAÇ GIDAYI TEKELİNE ALMAK

- Amaç nedir?

- Buradaki tek amaç, düşük fiyata yüksek ürün elde etmek. Yani ekonomik gelir elde etmek. Dünyada tekelleşmiş 6-7 tane büyük firma var. Dolayısıyla büyük şirketleri daha büyük yapmak. Gıdayı tekeline almak çünkü; değiştirdiğiniz zaman patent hakkı artık sizde. Ve bu firmalar insanları etkiliyorlar. Düşük fiyata çok ürün elde ederek dünyadaki açlığa çözüm getireceklerini söylüyorlar.

ÜLKEMİZE GENETİĞİ DEĞİŞTİRİLMİŞ GIDALAR SOKMAYALIM

- Ülkemizde buna ihtiyaç var mı sizce?

- Benim kanaatim, ülkemizin kesinlikle genetiği değiştirilmiş gıdaya ihtiyacı yok. Köylümüz, benim ürünüm para etmiyor diye domates ekmiyor ya da mısır ekmiyor. Oysa kendi tarımımıza destek vermeliyiz.Evet ürünleri biraz pahalı yiyebiliriz. Ama inanın birazcık pahalı yeriz. Yeni sınırlar açıldı Suriye’ye bakıyorsunuz,çok ucuz. Demek ki süspansiye edebiliyor. Türkiye de bazı şeylerin fiyatını artırmadan idare edebilir. Dünyada bunun örnekleri var. Serbest ekonomi ama et fiyatlarını ülke istese çıkartmaz. Bir politika oluşturur.  Daha ucuz fiyata et üretir veya buğday, arpa, mısır üretir.

Bilim adamları,  televizyondaki tartışmalara katılıyor, bende katılıyorum. Yanlış buluyorum.Neden yanlış buluyorum?kullanBilmediğimiz konuda hüküm vermek kadar kötü bir şey yok. Biz şimdi insan sağlığına etkilerini bilmiyoruz. Dolayısıyla bilmediğimiz konuda bu bir şey yapar, bir şey yapmaz demek mantıklı değil. Madem bilmediğimiz bir şey var, madem ülke ürünlerimiz, bitkilerimiz kendimize yetiyor. Bunu daha düşüğe elde edecek politikalar  üretmeliyiz. Dolayısıyla ülkemize genetiği değiştirilmiş gıdalar sokmayalım diyorum. Ama, bakanlıkta bunun farkında. Bakanlık çok güzel bir yönetmelik çıkardı.

LABORATUARLARIN SAYISINI ARTIRMALIYIZ

- İthalatının önüne neden geçemiyoruz?

- Bu kolay bir şey değil. Binlerce gıda  giriyor, çıkıyor ülkeye.Tümünü tek tek ölçmek,t ahlil etmek çok zor.. Ülkemizde Eskişehir, Samsun, Adana, Bursa’da olmak üzere dört tane laboratuar var. Bunlarla ithalatı kontrol etmek olacak şey değil.Öncelikle yapacağımız şey  bu laboratuarları artırmak.Tüketiciler bile normal bakkal ya da manav alışverişlerinde bunu yaptırabilecek durumda olmalı. Veya büyük firmalar,mesela Migros ya da Kiler demeli ki, ben bütün ürünlerimi genetiği değiştirilmiş mi değiştirilmemiş mi kontrol edebiliyorum. Ama; bunu ucuz fiyata yaptırabilmeli. Elbette  önce bunun altyapısı olmalı,laboratuarların sayısını artırmalıyız.

- İlk yönetmelikle son yönetmelik arasındaki fark nedir?

- En önemli fark, ilk yönetmelikte genetiği değiştirilmiş ya da değiştirilmemiş etiketi koyamazdın. Son yönetmelik artık bu etiketi koyacaksın diyor. Bu böyle olmalı zaten. Bunu baştan söylersen insanların da güvenini kazanırsın.

- Niye baştan koymadılar ?

- Bilmiyorum. Onu bakanına sormak lazım.

İSRAİL TOHUMLARININ TÜRKİYEYE GİRDİĞİNE İNANIYORUM

- Peki  diğer farklara devam edelim…

- İlk yönetmelikte TÜGEM’den, TEGEM’den bir takım insanlar vardı. Şimdi bu yönetmelikte artık bilim adamları girdi. Yani bir işi yaparken bir kere bütün tarafları koymak lazım.

Bakanlık bütün elemanlarıyla gece gündüz çalışıyor. Ama; ortak akıl denen bir şey var.Siz ne kadar zeki olursanız olun, konuya başka gözlükle bakanların mutlaka ekstra fikirleri vardır. Ben yöneticilere de diyorum, muhakkak danışın. Danışan dağı aşmış. Danışın, fikir alın, bizlere de sorun. Ben genetik ana bilim dalı başkanıyım. Bu konunun yıllardır dersini anlatıyorum. Literatürü iyi biliyorum, okuyorum. Benimde fikrimi alın, bir başkasında fikrini alın. Karşıt görüşlü insanların da fikrini alın, ortalamayı bulun .

Yine ikinci yönetmelikte binde dokuza kadar genetiği değiştirilmiş gıda olarak kabul edilmiyor. Binde dokuzdan sonraki rakamlar kabul ediliyor. Tabi bunlar Avrupa rakamları  Daha bu konuda büyük çalışmalar yapılmadı. Bu konuda insan çalışması mümkün değil.

İnsanlara devamlı genetiği değiştirilmiş gıda yedirip üçüncü jenerasyona bakmanız mümkün değil. Ve insanda çok korunmuş bir mekanizma var. Mesela bitkiye bir şey versen hemen DNA’sının içene alır. İnsanda böyle değil. İnsanı değiştirmeye kalktığın vakit ucube bir şey çıkar ortaya.İnsanı daha mükemmel bir şey yapmak söz konusu değil. Zaten insan mükemmel bir varlık..

Yeter ki biz fonksiyonlarımızı ortaya çıkartabilelim. Dolayısıyla o kaldırıldı. İşte yüzde beşten fazlaysa veya genetiği değiştirilmiş gıdanın ithalatı istenmiyorsa yani bunda problem olduğu düşünülüyorsa bu ithal edilemezdi Bu oranlar tamamen kalkmış durumda… Tabiî ki bir ülkenin yönetmeliği olmalı yönetmelik değil yasası olmalı .

On yıldan beri İsrail tohumlarının kesinlikle Türkiyeye  girdiğine inanıyorum. Ne yapıyor İsrail veya bu teknolojiyi kullananlar, bağımlı kılmak için üreme genleriyle oynuyor. Çünkü o ürünü bir daha üretemiyorsunuz. Düşünsenize teknoloji sizin elinize geçecek.

Bir tohum alıyorsunuz işi bitirirsiniz. Öyle düşünmüyor. Bundaki amaç tamamen ekonomi olarak çıkıyor. Bana bağımlı kalsın. 4-5 şirket diyor ki ben patent alayım. Benim ürünüm ucuz olacak. Benim ürünüm daha çok verecek. Dolayısıyla vatandaş bu kadar biyo çeşitliğinin içinde kafası karışıyor, Türkiye’de en az 15-20 çeşit salatalık yetişiyor.

15 çeşit elma, portakal, mısır yetişiyor. Her birinin tadı değişik, çentiği değişik. Ucuz olacak ama; şimdiki çalışmalar çok da ucuz olacağını göstermiyor. Ayrıca, daha çok ürün dedik ama; çeşitli araştırmalar çok ürün elde etmediğini gösteriyor. Yavaş yavaş çıkacak tabi bunun etkileri. Çünkü toprağın ortamını bozuyor, toprağın ortamını bozunca yeniden dikim alanında olduğu zaman çok ürün vermeyebiliyor. Onun dışında üretme zorlukları var. Tabi bir alana diktiğin zaman bu çevreye genetiği değiştirilmiş gıdaların yayılma imkanı var .

- GDO’lu ürünler en çok hangi ülkede üretiliyor?

 - Bu iş Amerika’da başlamış. Soyanın %99’u, mısırın %2-3’ü, kanolanın %80’i, pamuğun %90’ı ondan sonra hepsine geliyor. Domatesinden salatalığına kadar marulundan havucuna kadar turpundan kerevizine kadar teknolojiyi elde ettikten sonra bu zor bir şey değil.

ÜLKEMİZE GELMEYE AZ KALDI

- Amerika mı çıkış noktası?

- Evet Amerika sonra Arjantin,Brezilya,Çin, Hindistan. Romanya, Bulgaristan’da bile var. Ülkemize gelmeye az kaldı yani.

- Avrupa’da var mı?

 - Avrupa mümkün mertebe konservatif. Konservatif ama işte Romanya’da var. İtalyanlar biraz yapıyor bildiğim kadarıyla.

- GDO ürünleri Avrupa ülkeleri ithal ediyorlar mı?

- Avrupa ülkerinde var  çünkü daha ucuz ama; hep patentli. Zaten Avrupa ülkerinde olmazsa Türkiye’nin öyle bir şeye de cesaret edeceğini de zannetmiyorum.

 KAR ELDE ETMEK İÇİN BASKIDAN ZİYADE ORTAM SUNUYOR

 - GDO’lu ürünlerin Türkiye’ye gelmesinin ABD ve Dünya Ticaret Örgütünün baskısıyla geldiği söyleniyor buna inanıyor musunuz?

- Onu bilmiyorum. Ama büyük ihtimal ,büyük şirketler bir fiyat talebinde bulunuyor. Fiyatı düşük tuttuğunuz zaman kullanbizim ithalatçılarımız ne yapacak,  burada mısır 10 TL ise 7 kuruşa elde ediyorsa burada bunu satmak için kar elde etmek için böyle bir baskıdan ziyade ortam sunuyor. Aman diyip aldırıyor. Fiyat ucuz, daha kaliteli yani gösterişi daha iyi.

Ben Amerika Pitsburg’a gittim 7 yıl filan kaldım. Bir mısır bir mısır millet alıyor. Hakikaten kaynatınca pişirince o kadar leziz bir mısır ki dişler düzgün, çürük yok, boyu güzel, çabuk pişiyor.  Artı lezzetli şeker gibi bir şey. Ne demek ki şeker kamışından elde edilmiş gen ona eklenmiş. Kapış kapış çok ucuz.

İnsanlar kar peşinde, adam ticaret yapıyor. Avrupa’yı, Amerika’yı herkes geziyor Çin’e gidiyor. Orada ülkemizden ucuz bir şey gördüğü zaman ne yapıyor,alıyor. Bakanlığın bunu görüp bir yönetmelik çıkarması şarttı. Ben çıkartmayın diyenlere karşıyım. Zaten giriyor. Hiç değilse bir yönetmeliği olsun. Gemi durdurulsun, bir numune alınsın insanlar bir kendini zorlasın ya ben bunu ülkeye sokar mıyım, sokamaz mıyım diye. Bunlar el altından giriyordu zaten.

ARTIK GDO LU SIFIR DA OLSA ETİKETİ KOYACAK

- Yeni çıkan yönetmelikle bunun yapılabileceğine inanıyor musunuz?

- Yapmalı. Ama; şimdi insanlar rahatladı. Bir bilim adamı komisyonu var, taraftarı muhatabı var. Bakanlık  laboratuar açmak için gayret içine giriyor. Çok çeşitli yerlerde laboratuar açalım diyor.Ve artık GDO’lu sıfır da olsa etiketi koyacak. Bu büyük bir gelişme, bu olmalı. İthal edersiniz etmezsiniz bilmem ama; Türkiye’nin bir yönetmeliği olmalı. Bakan beye bu konuda teşekkür ediyorum. Geç bile kalınmış. Hatta yasa çıkmalı.

- Kaç yıldır GDO’lu ürünler üretiliyor?  

- Son on yıldan beri var.

- Bu Türkiye içinde geçerli mi?

- Bence Amerika’da neyse Türkiye’de de o.

 - On yıldır hiçbir şey yapılmaması çok enteresan. Peki Türkiye de birden gündeme gelmesi nasıl oldu?

 - Yönetmelikle. Yönetmelik çıkınca herkes bağırmaya başladı. Halbuki yönetmelik çıkmalı.

 TÜRKİYE DE HERŞEYE ŞÜPHE İLE BAKILIYOR

 - Yönetmeliğin çıkmasını neden istemiyorlar?

 - Serbest bırakıyor diye. Binde dokuzdan düşükleri GDO olarak kabul etmiyor. GDO’suza GDO’suz yazamıyorsun bilim kurulu da yok.İnsanlar şüpheye düştü. Acaba bakanlık bir iş peşinde mi falan diye. Türkiye’de her şeye şüpheyle bakılıyor, domuz gribi aşısı bile öyle oldu Aslında diğer aşıdan çok bir farkı yok. Ama; fısıltı gazetesi, kısırlık yapıyormuş, şu yapıyormuş bu yapıyormuş vs. bütün enfeksiyon hocaları, bütün bilim adamları,bu tür olumsuz etkileri olmadığını  söylemelerine rağmen. Hakikaten Amerika’daki, Avrupa’daki, Çin’deki sonuçların diğer aşıdan çok bir farkı olmadığını  ortaya çıkmasına rağmen kıyamet koptu.

 GDO LU ÜRÜNLERİ  DIŞARIDAN BAKARAK ANLAYAMAYIZ

 - GDO lu ürünleri biz anlayabilir miyiz?

 - Hayır anlayamayız. Ama domatesi alıyorsunuz dolapta bir türlü çürümüyor. Kabuğu daha sert, tadı daha değişik. O zaman şüphelenmeniz lazım. Ben iyi hatırlıyorum, benim çocukluk dönemimdeki domateslerin salatalıkların tadı şimdilerde yok. Çok daha lezzetli çok daha değişikti.

- Popüler, lüks semtlerdeki marketlerdeki ürünler daha düzgün, cilalı gibi duruyorlar. Bunlardan şüphe duymalı mıyız?

- Elbette duymalıyız. Bakın babam da hekim hep turpun,havucun çürüklerini alırım derdi.. Çünkü; böcek yiyorsa onda dışarıdan atılmış bir  hormon yok derdi. Hakikaten doğru. Çünkü; öbürünü böcek yiyemiyor yediği zaman ölüyor. Çünkü içinde zehir var aslında.. Bu geni buraya koyuyoruz ama bu geni biz yiyoruz. Öbür tarafta ben tohumla gübre atıyorum, onu da yiyorsun diyor o da haklı. Onun için ben organikçiyim. Biraz pahalı olsun, az yiyelim ama; organik yiyelim. Yoksa dışarıdan bakarak anlamak mümkün değil. Ya da laboratuar imkanları kolay olacak, ondan bakacaksınız.

ŞEKLİ DEĞİŞMİŞ GIDALAR ALMAYIN

- O zaman, böçekli ürünlerden korkmamalıyız.

- Hep hastalarıma söylediğim bir şey var.Büyük meyve, sebze, kış günü yaz meyvesi, yaz günü kış sebzesi, şekli değişmiş gıdalar almayın Elmanın da çok büyüğünü değil orta büyüğünü alın.Biraz kurtta yemiş olabilir ama; sıkıntı yok. Çünkü; çok sıktığınız zaman kurt giremiyor. Veya genetiğini değiştirmişseniz zaten giremiyor, girdiği zaman ölüyor.

Benim bahçem var mesela, ben ilaçlama ya da aşılama yapmıyorum elmalarım hep kurtlu ama çok lezzetli. Onu söyleyeyim.

 HERŞEY ZAMANINDA TÜKETİLMELİ

 - Yaz ürünlerinin kışın tüketilmesi ya da tam tersi tüketilmesinin ne zararları var?

- Her şey zamanında tüketilmeli. Çünkü; sera için onun ortamı için çok çeşitli vitaminler veriliyor. Çok çeşitli pektisitler, insektisitler ekleniyor. Dolayısıyla doğal güneş almıyor. Belki de  doğal güneşi aldığı zaman ordaki denge daha iyi sağlanıyor. Ortamı sağlanmadığı zaman, suni güneş veya suni ısıtma ile yapıldığı zaman bir genetikçi olarak normal yapıda bir ürün oluşacağına inanmıyorum.

kullanBen önermiyorum. Otizm son 10 yılda  10 kat arttı. Alerji son 15 yılda 5 kat arttı. Niye arttı, bizim genlerimiz değişmedi ki! Bizim neyimiz değişti;ortamımız değişti, biz daha çok plastik kullanıyoruz. Daha kirli su içiyoruz, daha kirli hava soluyoruz. Daha çok genetiği değiştirilmiş gıdayla, daha çok market ürünüyle muhatabız. Ben market ürünlerini çok önermiyorum. Doğal yiyeceğiz. Anne yapacak, kek bile yapsa anne yapacak. Çünkü ne yapdığını ne ortamda, ne ısıda yapıldığını bilmiyoruz.

- Aynı şey dondurulmuş gıdalar için de geçerli mi?

- Tabi, dondurulmuş gıdalara da karşıyım. Poşetlenmiş gıdalara da karşıyım. Doğal yiyeceksiniz, az yiyeceksiniz. Ve çok spor yapacaksınız.

- GDO lu ürünlerin  bizim hayatımızı nasıl etkileyeceğini isterseniz biraz konuşalım.

 - Bir ekonomik zararları ve karları olacak. İkincisi, çevre sağlığı ve zararları olacak. Üçüncüsü de insan sağlığına. İnsan sağlığı deyince bir kere toksit etkileri görülmüş Karşı olmalarının nedeni GDO’lu ürünlerin toksit etki yaptığından dolayı. İkincisi,  alerjik etkileri. ama; en önemlisi doğal dengeye etkisi. Yeni yönetmelikte şu yok. Tabi o çok güzel. Antibiyotik direnç genleri.

Bu geni yeni ürüne koyduğunuz zaman ,onun stabil kalması için o bağırsaklara indiği zaman o gıda oradaki antibiyotik bakterilere geçebiliyor. Bakterilere geçtiği zaman dirençli hale geliyor. Bağırsaktaki mikrop dengesi bozuluyor. Aldığımız antibiyotiklere filan direnç  gelişebiliyor. Bunlar yeni yönetmelikte kaldırılıyor. Bu gıdalar olmayacak dünyada da bu trend var zaten.

Mikrobiyon dengesi.Bağırsağa giden gıdaların iyi sindirilmemesi veya ordaki hormonal denge veya genetiği değiştirilmiş organizmalarla bir takım, kanser gibi romatizma gibi diyabet gibi nörolojik, psikiyatrik hastalıklarla ilgisi bulunmuş buna mikrobiyon dengesi diyoruz.

Bağırsaktaki mikrop dengesinin genetiği değiştirilmiş gıdalar tarafından bozulması önemli bir sağlık problemi olarak karşımıza çıkacak gibi. İkincisi, insan çalışması yapmak mümkün değil. Ama; hayvan çalışmalarında üç jenerasyon işte karnabahar eklenmiş, büyük domatesler, patatesler yendiğinde daha uzun ömürlü olması için domatesler, mısırlar elde edildiğinde devamlı aynı gıda farelere verildiğinde üç jenerasyon sonra bir takım böbrek hücrelerinde bozukluk, beyin hücrelerinde dejenerasyon, romatizmal durumlar gibi bir takım hastalıklar görülmüş. Ama; %100 bunu yedirdiğiniz zaman, kontrol grubunda çok daha az.

Demek ki hayvanda böyle bir etkisi var. Ama;  insanda tabi %1 etkili bir gıda yani %1’i genetiği değiştirilmiş gıda. Bu dengeyi nasıl etkiler onu bilmiyoruz. Ama en önemli denge hücre dengesi yani gen dengesi.

 Geni dengeleyen çok dinamik bir sistem DNA. DNA’yı tabi epigenetik faktörler dediğimiz DNA’daki diziyi bozmadan, DNA’nın fonksiyonlarını değiştiren bir takım faktörler var…

Dolayısıyla mümkün mertebe hele Türkiye olarak bunlara ihtiyacımız yok diyorum ben. Bir netleşsin, 10-20 yıl geçsin insanlar kullansın. Doğru bizde her zaman tektir. Amerika ‘ya gidiyorsunuz, her dalda ilerlemiş, bizde bir dalda hep birleşmişiz. Herkes onun için çarpışıyor. Ya bırakın, dallara ayrılın.

Benim fikrim doğru dediğin zaman yanılırsınız bu iş böyle. Ben iki gruba da karşıyım. Bir taraf diyor ki, ölüceğiz, biteceğiz, bırakın ilim bu ,engellemek mümkün değil ilerlesin. Öbür tarafa da diyorum, bir netleşene kadar sabırlı olun. Yani bunda net bir şey yok.insan sağlığı konusunda bir konsesyus yok

 PAHALI DA OLSA ORGANİK GIDADAN ŞAŞMAYALIM

 - Son dönemlerde kısırlığın artması, hastalıkların artmasını, kanser vakalarının artmasını buna bağlayabilir miyiz?

- Elimizde bir şey yok ama; bir şeyler değiştiriyor bizi. O zaman hayat şartlarına bakmamız lazım. Eskiden daha relaxtık. Kış yiyeceğimizi elde ettikten sonra, sabahtan akşama kadar yatıyor muyduk? Eskiler çalışıyordu, okuyordu, sohbet ediyordu, iletişime giriyordu. Şimdi televizyon nesli olmuşuz,istirahat ettim zannediyor insanlar oysa , 3-4 saatini televizyona harcıyor, halbuki boşa giden bir vakit.

Benim evimde televizyon var ben haftada bir seyrediyorum. Radyo dinliyorum. İnternetten haberlere bakıyorum. Çünkü; hakikaten acayip bir şey, alkol gibi bir şey. Mümkün mertebe buna insanlar bir çözüm bulmalı. Bir şey öğrendiklerinden de  değil, hiçbir şey öğretmiyor.

Vakiti öldürüyor. Halbuki hanımıyla sohbet etse, çocuklarına kitabını açsa öğretse veya başka bir şey yapsalar çok daha aileler mutlu olurlar.

 - Diyelim ki GDO’lu ürünleri tükettik, olumsuz etkilerinden kurtulmak için ne öneriyorsunuz?

- Öyle bir şey yok. Vitamin alın dersem yanlış olur. Fazla vitaminde marifet değil.Mümkün mertebe  azda pahalı olsa okullanrganik gıdadan şaşmayalım. Doymadan kalkalım çok önemli. Çok yemeyelim çünkü çok yediğimiz zaman, bağırsak dengesi bozuluyor. Ful yediğimiz zaman enzimin hazmetme gücü de azalıyor. Mümkün mertebe midenin üçte biri yemek, üçte biri su üçte biride boş kalmalı diyorum. Yani ful yememek lazım tam doyurmamak lazım, birde düzenli yemek yemek lazım.

Doğal dengeyi bozmamak lazım. Doğal denge için en iyisi spor.Bol su , bol sebze, meyve. Ancak öyle doğal dengeyi, bağışıklık sistemini düzeltiriz. Ama; bu tamamen görüş yani bilimsel bir şey değil. Bilimsel olarak söylemekte mümkün değil.

- Hormonlu gıdalarla, GDO’lu gıdalar arasındaki fark nedir?

- Aynı şey değil. Genine koyarsanız GDO’lu oluyor, besinine koyarsanız hormonlu oluyor. Yani hormon eklerseniz, bir nevi hormonlu gıda oluyor. Veya onu üretirken besinine hormon veriyorsunuz, somotomedin veriyorsunuz, büyüme hormonu veriyorsunuz,hormonlu oluyor.

Bakıyorsunuz beş tane keçi,  bir tanesi çok büyük.O ,ya  GDO’lu besinle beslenmiş ya da somotomedin veya somototrop hormonu verilmiş yani kanına büyüme hormonu verilmiş veya büyüme hormonu üreten GDO oluşturulmuş,  hücrenin içine konmuş o zaman kocaman oluyor.  Öbüründen 15 kilo elde ederken diğerinden 50 kilo elde ediliyor.

 DİN DE BİLİMDEN TEZAT OLMAMALI

 - GDO lu ürünlerin haram olduğu söylentilerine ne diyeceksiniz?

 - Yok, öyle bir şey söylemek mümkün değil. Onu ilahiyatçılara sormak lazım ama; benim mantığıma gelmez. Çünkü; şurada domates var, şurada salatalık var ikisini de yemek helal diyorsunuz. Bu salatalıktan geni alıp buna aktarıyorsunuz, onu yiyorsunuz. Zaten midede karışıyor. GDO ya buradaki dengeyi bozduğu için karşıyız. Midede hepsi karışıyor. Hepside sonuna kadar  emiliyor. Proteinlerin %1-2 si emilmiyor ondan korkumuz var. Onlar gidip hücre döngüsünü etkileyebilir diye.

- Belki de sağlığa zararlı olduğu için haram olduğunu düşünüyorlar.

- Din de artık bilimden tezat olmamalı. Yani zaten tezat değil. Domuz gribine de dediler ki domuzdan elde ediliyor, bunlar hiç yakışık almıyor.

- Genetik uzmanı Prof. Dr.  Selim Çetiner i tanıyor musunuz? GDO’lu ürünler zararlı değil, bilakis çok faydalı diyor. Yani risk analizinden geçtiği için daha faydalı diyor. Ona ne diyeceksiniz?

 - Evet tanıyorum. Risk analizini bir laboratuar inceliyor. Diğerlerini yapan 5 bin yıllık bir ömür, bir süreç. Onlar doğal olarak bu süreçten geçmiş. Bunun süreci çok kısa bir süre. Selim Bey, çok taraftar beraber kongrede konuşmuştuk elinde bir takım veriler de var tabi. Çok kontrollü geliyor, kontrolden geçtiği zaman bunun zararı yok ama; hücre döngüsüne etkisini bilmez. Kendisi hekim değil, ziraat mühendisi yani hekimlik konusunda bir şey söylemek çok zor. Hücreye en yakın bilim genetik doktoruyla konuşuyorsunuz. Biz bile bir şey diyemiyoruz, içimiz dışımız genetik olduğu halde.

- Karşılaştığınızda  birbirinizi ikna etmeye çalışıyor musunuz?

 - Ben ikna etmiyorum. O, öbür tarafla çarpışıyor. Ben ortadayım. Bir şey yok diyorum. Daha bilinmeyen bir şeyle neyi ikna edeceksiniz. Ya da o neyi ikna edecek. Bir şeye karşı olmak ya da olmamak elinizdeki veriyle olur. Boş boşa kullankendi fikrinizi açıklamanın mantığı yok.

Elimizde hiçbir veri yok. Üç beş tane alerji yapmış, toksit madde oluşturmuş.Biz hep yorumla gidiyoruz, arkadaşlarımızda yorumla gidiyor. Karşı olanların bir takım gerekçeleri var. Toprağın dengesini bozuyorsun bu doğru. Karşı taraf diyor ki veya ben diyorum ki böyle bir şeye bizim ihtiyacımız yok. Biz organik gıdayı karı zararı belli olsun ondan sonra tüketelim.

Bizim söylediğimiz çok mantıklı. Yarın kanser oranı daha da arttı. Ne Selim Bey’i kurtarır ne başkasını kurtarır. Böyle bir şey söylemek mümkün değil henüz. Ben her şeyi tüketiyorum. Bir tek GDO’yu düşünmüyorum.

 - GDO’su değiştirilemeyen gıdalar var mı?

- Her şeye dokunmak mümkün şimdi. Bitki olarak hepsi mümkün. Hayvan olarak mümkün gibi duruyor ama; insan hücresine şu anda mümkün değil.

 - Yani şu üründe GDO olmaz diyemiyor musunuz?

 - Mümkün değil ancak; etiketine güveneceğiz. Etiketi de kontrol eden bir sisteme inanmak zorundayız. Ürünü GDO’suz diye iki  katına satılabilir benim ondan korkum var.Kime güveneceğim, kim yapacak bu kontrolu.

A firması yüz  tane şubesine dağıttı, ben de tükettim. Ona bireysel olarak benim alıp bakmam lazım. Başka türlü olmaz.Tekrar ediyorum laboratuarlar çoğaltılmalı.

 OKUL ÇAĞINDAKİ ÇOCUKLAR MUTLAKA AŞI OLMALI

 - Domuz gribi aşısını öneriyor musunuz?

- Domuz gribi aşısının diğer aşılardan çok bir farkı yok. 100 kişi öldü ama; geçen senede 100 kişi ölüyordu. Dünyada 500 bin kişi ölüyor ama; bu sene de 500 bin kişi ölecek. Dolayısıyla aşı olmakta zarar olduğuna ben inanmıyorum ama; risk grubu olmayanların ben olmadım diye üzülmesin diyorum. Ama risk grubu olanlar kesinlikle aşı olmalı.

- Siz aynı zamanda çocuk doktorusunuz. Çocukların aşı olmasını öneriyor musunuz?

 - Okul çağındaki çocuklar mutlaka aşı olmalı. 

 

Prof. Dr. Adnan Yüksel 
 İstanbul Üniversitesi Cerrah Paşa Tıp Fak.
Tıbbi Genetik Ana Bilim Dalı Başkanı

Haber Kaynağı : haber7

Kanserli hücreyi yok eden cihaz Gazi’de!

Filed Under (Sağlık) by cetsohbet on 10-12-2009

Kanserli hücreyi yok eden cihaz Gazi'de!
Kanserli hücreleri, üç boyutlu görüntüsü alınarak, çevredeki dokulara zarar vermeden yok eden cihaz Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde hizmete girdi.
Varyan Linear Hızlandırıcı” adını taşıyan cihazla dışarıdan uygulanan radyoterapi ile tümörlü doku grubuna belirli bir mesafeden radyasyon verilerek tedavi sağlanıyor.

Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyasyon Onkolojisi Ana Bilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Eray Karahacıoğlu’nun verdiği bilgiye göre, tedavide sıralama ve uygulanan yöntem şöyle:

“İlk olarak bilgisayarlı simülasyon yapılarak tümörle ilgili yer, büyüklük, hassasiyet gibi birtakım bilgiler toplanıyor. Bu verilerin aktarıldığı bilgisayarlı planlama cihazında, tümörlü ve çevredeki hassas dokularla organlar işaretleniyor ve tedavi dozları belirleniyor. Daha sonra linear hızlandırıcı devreye giriyor. Bu aşamada ise, üç boyutlu görüntüsü alınan tümörlü dokuya cihaz yoluyla uzaktan radyasyon veriliyor.”

Sadece tümörü yok eden ve çevredeki zararsız dokuları etkilemeyen işlemin tamamen ağrısız olduğunu bildiren Prof. Karahacıoğlu, “Bu tedavi radyoterapi gerektiren tüm kanserli hastalarda ister büyük ister küçük tüm tümörlü dokuları yok etmek için uygulanabiliyor” diye konuştu.

Radyasyon onkolojisinde son 10 yıldır uygulanan bu tedavinin baş, boyun, meme, akciğer, mide, bağırsak, kalın bağırsak, prostat, rahim ağzı, vulva, vajina ve rahim kanserleri ile beyin tümörlerinde etkili olduğunu vurgulayan Karahacıoğlu, teknolojik gelişmelerin tedavide planlamaya yönelik işlemlerde kolaylık sağladığına işaret etti.

Bu cihazla yapılan tedavinin avantajlarından birinin de tedavilerin güvenilirliğinin kontrol edilmesi amacıyla dijital portal alınması olduğunu belirten Karahacıoğlu, “Radyasyon tedavisi uygulanacak hastadaki tümörlü bölgenin daha önce yapılan planlamaya uygun olup olmadığı bir kez daha bilgisayarlı görüntüleme sistemiyle kontrol ediliyor. Böylece tedavide daha yüksek başarı sağlanıyor” bilgisini verdi.