2 yolcudan 5.6 kilo uyuşturucu çıktı

Filed Under (Haber) by admin on 21-09-2009

Tagged Under : , , , , , , , ,

2 yolcudan 5.6 kilo uyuşturucu çıktı

Atatürk Havalimanı’nda yabancı uyruklu iki yolcuda toplam 5 kilo 600 gram uyuşturucu ele geçirildi.

 

Katar Havayolları ile Doha’ya gitmek üzere Atatürk Havalimanı’na gelen İran uyruklu M.R adlı yolcunun valizinde x-ray cihazıyla yapılan kontrolde, gizlenmiş halde, uyuşturucu madde üretiminde kullanılan 2 kilo 400 gram amfetamin bulundu.

Malev Havayolları ile Budapeşte’ye gitmek üzere terminale gelen Romanya uyruklu İ.A.A adlı bir başka yolcunun valizinde yapılan aramada ise 3 kilo 200 gram eroin ele geçirildi.

Her iki olayla ilgili soruşturma sürüyor.

Haber Kaynağı : internethaber

Hz. Ali’nin yanında Atatürk ne iş?

Filed Under (Haber) by admin on 24-11-2008

Tagged Under : ,

‘Alevilerin laiklik hassasiyetini kullananlar var, Alevilerin meselesi hükümetlerle değil, rejimle. Cemevlerinde Atatürk posterlerinin işi ne…’

Bu tespitler, araştırmacı-yazar Cafer Solgun‘a ait. Solgun, Dersimli bir Alevi. Yüzleşme Derneği’nin de başkanı. ‘Alevilerin Kemalizm’le İmtihanı’ adlı bir kitap yazan Solgun, Aleviliğe içeriden bakıyor. ‘Aleviler neden Kemalist?’ sorusuna cevap arıyor.

Solgun’a göre Alevilerin Kemalistliği takiye ile başladı; çünkü “Aleviler, kendilerine uygulanan baskının sorumlusu olan güce yaslanarak kendilerini yaşatma çabasına girdiler” Ancak bu durum zamanla içselleştirildi. Cafer Solgun, 28 Şubat döneminde Alevilerin bazı hassasiyetlerinin istismar edilerek onlara yeni bir rol biçildiğini söylüyor. Bu dönemde irticanın birinci tehdit olarak görülmeye başlandığına dikkat çeken Solgun, “Rejimin, laikliğin teminatı oldukları yönünde onlara bir rol atfedildi. Aleviler nezdinde yakın tarihte yaşanan bazı acı olayların da doğrudan etkisiyle Sünni çoğunluğa karşı temkinli, tereddütlü bir bakış açısı vardır. Bu ruh hali istismar edilmektedir.” diyor. 

kullanALEVİLERİN SORUNU HÜKÜMETLE DEĞİL REJiMLE
Alevilik son zamanlarda daha yüksek sesle konuşulmaya başlandı. AK Parti’nin Alevi açılımı, Alevi örgütlerin çoğundan destek bulamasa da meseleyi gündeme taşıdı. İki hafta önce Ankara’da düzenlenen mitingde bir araya gelen Aleviler ilk kez taleplerini meydanlarda dile getirdiler. Hayykitap’tan çıkan “Alevilerin Kemalizm’le İmtihanı” isimli kitapta araştırmacı yazar Cafer Solgun, Alevileri Alevi kimliği üzerinde düşünmeye, kendi gerçekleriyle yüzleşmeye çağırıyor. 28 Şubatçıların Alevilere bir rol biçtiğini söyleyen Solgun, “Alevilere rejimin teminatı oldukları yönünde bir rol biçildi. Ama Alevilerin sorunları bu veya şu hükümetle değil, rejimledir.” diyor.

Alevilik meselesini Kemalizm’le birlikte ele alan bu çalışma nasıl ortaya çıktı?
Ben teolog değilim. Bir Alevi tarihçisi olduğumu da söyleyemem. Fakat güncel politik durum içerisinde Alevilerin var olan durumu, görünümü ve Alevi toplumuna bazı çevrelerin roller atfediyor olmaları çok rahatsız edici bir şey. Türkiye’nin bir Alevi sorunu olduğuna inanıyorum. Bu sorunun bazı boyutlarını böyle bir başlık altında inceleme tercihinde bulundum. Yoksa Alevi meselesi ile ilgili çok sayıda kitap var. Fakat hiçbiri Alevilerin bugünkü durumunu ve gidişatını ele alma noktasından hareket eden çalışmalar değil. Alevilerin bu gidişat içerisindeki durumlarını ele alan, Alevi meselesine değişik yönleriyle ayna tutan böyle bir çalışma Türkiye’de ilk defa yapıldı diyebilirim. Bu çalışmanın bir karşılık gördüğünü de söyleyebilirim. Aleviler kendilerini sorgulamaya başladılar. Ben yazdığım için sorgulamaya başladılar demek istemiyorum.

Alevilerin çoğu Kemalist’tir. Kendilerini Kemalist olarak tanımlıyorlar diyebilir miyiz?
Çok sayıda Alevi kurumu var. Cemevi, cemevi ve kültür derneklerinin yöneticileri var. Bunların birçoğu Kemalist. Fakat Aleviler içerisinde kendisini ifade etme araçları çok daha sınırlı olan insanların canla başla Kemalist olmak gibi tercihleri olduğunu düşünmüyorum. Buna karşılık Alevi toplumu içerisinde de kayda değer bir çoğunluk kendisini Atatürkçü ya da Kemalist olarak tarif etmeyi tercih ediyor.

İBADETHANEDE POLİTİK FİGÜR OLMAZ

Kitapta Alevi derneklerinin çoğunun Atatürkçüler derneği gibi olduğunu söylüyorsunuz…
Alevi derneklerinden ziyade cemevleri. Alevilerin ibadethane olarak gördüğü ve ibadethane olarak gidip geldiği bu mekânlarda kocaman Atatürk portrelerinin asılı olması çok çarpıktır. Çünkü Mustafa Kemal Atatürk sonuç itibarıyla politik bir figür. Atatürk’ün resmini siz işyerinize, evinize asabilirsiniz. Fakat bir ibadethanede de bir politik figürün ne işi var? Cemevlerimizin maalesef neredeyse tamamında 12 imamı temsil eden resimlerin yanında Atatürk portresi var. Bu durum sadece benim açımdan değil, birçok Alevi açısından son derece rahatsız edici bir durumdur. Adeta “13. imam da Atatürk’tür” dercesine bu portrelerin olmasının kabul edilir bir tarafı yok. İkinci boyutu ise biraz daha somut bir nedendir. Atatürk döneminde Kürt Alevileri büyük acılar yaşamıştır. Bu uygulamaların sorumlusu bir sembol ismin sizin dua etmek, ibadet için gittiğiniz bir mekânda resimleriyle karşılaşırsanız ne hissedersiniz.

Peki Alevi derneklerinin Kemalist çizgisini neyle açıklıyorsunuz?
Bu, karmaşık gibi görünen bir meseledir. Ama bu çarpık sonucu anlamamıza yardımcı olabilecek birkaç kavram var. Bunlardan biri korkudur. Doğrudan ölüm, katliam, yok edilme korkusu. Bu korku nedeniyle zaman içerisinde Aleviler kendilerine uygulanan baskının sorumlusu olan, o sorumluyu sembolize eden güce yaslanarak kendilerini yaşatma çabasına girmek durumunda kaldılar. Örneğin kurucu parti CHP kayda değer bir oranda Aleviler tarafından desteklenmektedir. Yine Alevi camiası içerisinde orduya yönelik bir sempati olduğunu gözlemliyorum. Bu sempatinin temelinde de bu korku yatıyor. Bu, tipik bir takiyyedir.

ALEVİLER TAKİYE YAPIYOR

Aleviler Kemalistliğinde samimi değiller mi?
Alevilerin Kemalistliği bir takiyedir. Daha doğrusu öyle başlamıştır. Bende sendenim kafama daha fazla sopa vurma dercesine bir ilişkiye girilmiştir. Buraya kadar anlaşılır diye düşünüyorum. Ama buradaki sorunun en önemli tarafı bir takiye olarak başlayan bu ilişkinin zaman içerisinde gerçeğe dönüşme temayülü göstermesidir. O takiyenin giderek içselleşmesi sonuç itibarıyla böylesine çarpık bir durum yarattı. Bu manipülasyon ve bu çarpıklığı yaratma konusunda Alevi camiası içerisinde de bazılarının bir misyoner gibi çalışmalarının hiçbir anlaşılır tarafı yoktur.

Misyoner gibi çalışanlar kimlerdir?
Kemalizm’i yaymaya çalışan; Cumhuriyet mitinglerinden Alevilerin darbe çağrısı yapılan mitinglerde boy göstermesi için canla başla çalışan kişilerdir. Alevilerin şeriat tehlikesine karşı darbe çağrısı yapılan etkinliklerde bulunmaları çok utanç verici bir şeydir.

Ya şeriat tehlikesi meselesi?
Şeriat tehlikesi meselesine gelecek olursak. Alevilerin rejimin teminatı oldukları, Atatürkçü oldukları, laik oldukları yönündeki temelsiz rol atfetme siyasetinin gündeme geldiği yıllar 90′lı yıllardır. Aynı yıllar irtica tehlikesinin birinci sıraya konulduğu yıllardır. Bunun dönüm noktası da 28 Şubat sürecidir. Bu konsepti sokaklarda dillendirecek kitlesel bir potansiyele ihtiyaç vardı. İşte bu mantıkla Aleviler keşfedildi. Rejimin teminatı oldukları yönünde onlara bir rol atfedildi. Türkiye’de bize dayatılan manada bir şeriat tehlikesi olduğuna ben inanmıyorum. Fakat Aleviler nezdinde yaşanan bazı acı olayların da doğrudan etkisiyle Sünni çoğunluğa karşı temkinli, tereddütlü bir bakış acısı vardır. Alevilerde de temkinlilik bu ruh hali istismar edilmektedir. Çünkü şeriatçılar iktidara gelirlerse ilk yapacakları şey Alevileri kesmektir şayiası Aleviler içinde yayılmaktadır. Alevilerin bu rolü oynamaları için istismar edilecek bir potansiyelleri vardır.

Alevilerde bu tereddüdü doğuran; Çorum, Maraş, Sivas olayları mıdır?
Alevi toplumunda anlatmaya çalıştığım türden bir ruh halinin olmasının en büyük nedenleri bu acılı olaylardır. Gelişen süreç içerisinde bu olayların kimler tarafından kimler kullanılarak ve ne amaçla tezgâhlandığı çok büyük oranda açığa çıkmış durumdadır. Türkiye toplumunun bütünlüğünü oluşturan çeşitlilik içerisinde birbirimize karşı konumlanmamızı isteyen karanlık güç odaklarının bu senaryolarını uygulamalarına zemin teşkil eden bazı önyargılarımız da vardır.

Ankara’da Alevi mitingi düzenlendi. Bazı dernekler provokasyon endişesi ile mitingi eleştirerek, katılmadı. Siz nasıl görüyorsunuz?
Alevilerin kendi kimlikleriyle ve talepleriyle Türkiye’nin gündemine girme çabalarını ben sağlıklı bir gelişme olarak görüyorum. Fakat bu noktada şunu da vurgulamak gerekir. Bu tür Alevi taleplerinin gündeme getirildiği etkinliklerin şu partiden yana şu partiye karşı gibi bir siyasi görünüm almasını doğru bulmuyorum. AKP bir iktidar partisidir. Eleştirilecektir. Fakat Alevilerin sorunu AKP ile beraber ortaya çıkmamıştır. Alevilerin sorunları şu veya bu siyasi partiyle değil, doğrudan rejimledir.

Avrupa’daki bazı Alevi dernekleri Ali’siz Alevilik’i gündeme sokmaya çalışıyor…

Alevilerin taleplerini daha fazla görmezden gelmeye devam edersek uç fikirler ya da uç hareketler boy göstermeye başlar. Belki de bugün taraftar bulamayan o görüşler taraftar bulmaya başlayacaktır. Avrupa’daki bazı Alevi dernekleri Alevilerin bir azınlık olarak kabul edilmesi yönünde çalışma yürütüyorlar. Çok acık söylemek gerekir; bu çaba ve çalışmanın en büyük amacı belki de yegâne amacı, o derneklerin milyonlarca Euro olarak ifade edilen fonlardan yararlanmasının mümkün hale gelmesidir. Alevi talepleri ne kadar normal karşılanırsa toplumsal önyargıları aşabilir ve gerçek manada kardeşlik bilincini yerleştirebilirsek bu tür marjinal çabalar etkisiz kalacaktır.

Sorunun çözümü için atılacak en büyük adım ne olmalı sizce?
Bu sürecin başlaması için Alevi toplumunun üzerinde ortaklaştığı taleplerin karşılanması gerekir. Diyanet İşleri’nin kaldırılması, cemevlerinin ibadethane olarak kabul edilmesi ve zorunlu din derslerinin zorunlu olmaktan çıkarılması gibi. Bunun yanı sıra Sivas ve Maraş katliamı ile ilgili dosyaların açılması, davanın yeniden görülmesi… Eğer devletin birimlerinin müdahil olduğu olaylar resmen kanıtlanırsa Alevi toplumundan özür dilenmesi… Elbette ki bunlar çok kolay gerçekleşecek şeyler değil.

Zaman

Atatürk’ün cenaze namazı kılındı mı

Filed Under (Gündem) by admin on 10-11-2008

Tagged Under : ,

“Atatürk’ün cenaze namazı neden camide kılınmadı? Hatta cenaze namazı kılındı mı? Madem kılındı, tek bir fotoğraf karesi olsun neden esirgendi milletten?”

Zaman gazetesi yazarı Mustafa Armağan’ın Zaman-Pazar’daki yazısı…

Atatürk’ün cenaze namazı neden camide kılınmadı?

Hatta Atatürk’ün cenaze namazı kılındı mı? Anadolu Ajansı’nın haberine bakılırsa evet, kılındı. O sırada ajansın muhabiri olarak töreni takip eden Cemal Kutay’a göre de kılındı, başkalarına göre de. İyi ama neden herhangi bir görüntü yok ortada? Madem kılındı, tek bir fotoğraf karesi olsun neden esirgendi milletten? Sessuzluk.
Bir adım daha atalım ve artık sorulmasının zamanı gelen, o ucu zehirli soruyu soralım: Atatürk’ün cenaze töreni boyunca neden hiçbir dinî simgeye yer verilmedi?

Şimdi bunu sordum ya, birtakım işgüzarlar buradan kim bilir kaç demet nane devşirecekler. Vay, Atatürk’e dinsiz dedi, falan filan. Yahu burada ölmüş bir Atatürk’ten söz ediyoruz. Kendi cenaze törenini kalkıp kendisi düzenleyecek değildi ya. Törenin birinci derecedeki sorumluları, o sırada cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü ile Başbakan Celal Bayar ve bir de Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’tır. Görünüş böyle. Ancak her üçünün de cenaze namazı camilerde kılınmıştı ve ‘dinsel simgeler’ şöyle ya da böyle eşlik etmişti son yolculuklarına.

O zaman tekrar soralım o zehirli soruyu: Atatürk’e bu ‘ladinî’ cenaze törenini kimler düzenledi? Dolmabahçe Sarayı’ndaki tabutunun etrafına o kocaman 6 adet meşaleyi kimler dikti? (Güya Cumhuriyet Halk Partisi’nin 6 okunu sembolize ediyordu bunlar. ‘Meşaleler ebediyete kadar yanacaktır’, diyordu zamanında yayınlanan bir dergi.)


 kullan

Baksanıza, az kalsın, cenaze namazı dahi kılınmayacakmış. Annesi gibi dindar biri olduğu belli olan Atatürk’ün kızkardeşi Makbule Hanım, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak’ı sıkıştırıp da, “Ağabeyimin cenaze namazı hangi camide kılınacak?” diye sormasa onu bile gürültüye getirecekleri anlaşılıyor. Bunun üzerine Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Börekçi’ye durum sorulmuş, o da namazın camide kılınmasının şart olmadığını söylemiş: “Onun cenaze namazı” demiştir Börekçi, “tertemiz hale getirdiği bütün vatanda bu farizanın yerine getirilebileceği her yerde kılınabilir.”

Anadolu Ajansı Muhabiri Cemal Kutay 19 Kasım 1938 günü yaşanan o görüntülenemeyen sahneyi şöyle anlatır:

“Dolmabahçe Sarayı’ndaki hazırlıklar erkence başlamıştı. Büyük ölünün son ihtiram (saygı) nöbetini bekleyen yaverleri ve dostları, büyük üniformalı subaylar, vali ve belediye reisi, bu hazırlıklara nezaret ediyorlardı. (…) İçeride merasim başlamadan, ailesinin talebi ile büyük ölünün namazı kılınmak suretiyle hususi merasim yapılıyor. Tekbir Türkçe verilmiş, namazı İslam Tetkikleri Enstitüsü direktörü Ord. Prof. Şerafettin Yaltkaya tarafından kıldırılmıştır.”

Hakkı Tarık Us ise kendi çıkardığı “Kurun” gazetesindeki yazısında ilginç bir ayrıntıya yeniden dikkatimizi çekiyor. Atatürk’ün çok sevdiği bilinen Hafız Yaşar, sandukanın başında “Türkçe ezan” okumuştur. Muhtemelen namaz sonunda da Türkçe telkin verilmiş ve yine Türkçe tekbirler getirilmiş olmalıdır.

Bu kırıntı kabilinden bilgiler şöyle bir manzara doğuruyor gözümüzde:

Makbule Hanım ağabeyinin cenaze namazı kılınmadan gömüleceğinden endişelenerek müdahale etmiş ve namazın kılınmasını istemiştir. Bunun üzerine dışarıda bir camide, muhtemelen en yakında bulunan Dolmabahçe Camii’nde cenaze namazının kılınması gündeme gelmiş, ancak “bazıları” buna, laikliğe aykırı düşeceği endişesiyle karşı çıkmışlar ve sarayda kılınmasını istemişler, Diyanet’ten de “caizdir” fetvası alınınca “sayısı mütevazi olan” bir cemaat ile (kaç kişi olduğunu bilmiyoruz, 10-15 kişi olduğu tahmin edilebilir) Türkçe ezan ve tekbirlerle kılınan cenaze namazının ardından dua edilmiş ve böylece dinî tören tamamlanmıştır.

Ancak bu sırada bütün fotoğraf makineleri ve varsa kameralar kapattırılmış ve herhangi bir görüntü alınmasının titizlikle önüne geçilmiş olduğunu hatırlatalım. Elimizde böyle bir fotoğraf olsaydı laiklik elden mi giderdi? Anlamak zor hakikaten.

Halbuki Atatürk’ün en yakın silah arkadaşlarından Fevzi Çakmak ve İsmet İnönü’nün son anlarında ve cenaze namazlarında açıkça ‘dinsel simgeler’ yer bulabilmiş ve hiç de laiklik elden gitmemiştir.

Buyurun, torunu Gülsün Bilgehan anlatsın bize İnönü’nün son anlarını:

“Aile fertleri, koruma polisleri, yakınlar sırayla yanına girip, sessizce Kur’an okuyorlardı.(…) Mevhibe Hanım kefen ve cenaze gereçlerini almıştı, yıllardır sandığında saklıyordu. Hocalar gerekli dini işlemleri yaptılar, koruma polisleri ve yakınların yardımıyla kütüphanede bekleyen tabuta yerleştirdiler. (…) Hareket etmeden önce hoca cemaate bir konuşma yaptı ve bahçe kapısına doğru omuzlarda tabutla yol alındı [ve] cenaze namazının kılınacağı Maltepe Camii’ne doğru uzun bir yürüyüş başladı.”

Atatürk’e dinî motifleri de olan bir cenaze töreni düzenletmeyen İnönü’nün kendi cenazesinde normal bir Müslüman’a yapılması mutad olan son görevlerin eksiksizce yerine getirildiğini görünce şaşkınlığımız daha da artıyor.

Peki Fevzi Çakmak’ın cenaze töreni? Onunki zaten bir askerin değil, bir evliyanın cenaze töreni gibidir. Üzerine Kâbe örtüsü serilmiş, tabutu yüz binlerin elleri üzerinde taşınmış, İstanbul sokakları o gün Arapça tekbirlerle tam 7,5 saat boyunca inlemiş ve cenaze, Eyüpsultan Mezarlığı’na, şeyhinin yanı başına dualarla gömülmüştür.

En yakın silah ve çalışma arkadaşları böyle dinî törenlerle gömülürken, neden aynı tören Atatürk’ten esirgenmiştir? Şöyle yüz binlerin katılacağı muazzam bir cenaze namazı görüntüsü, onu bu milletin kalbinin daha derinlerine yerleştirmez miydi? Ve hâlâ devam edip giden “Atatürk dinsiz miydi?” tartışmasına bir son nokta konulmuş olmaz mıydı?

Yazılarımın sonuna kıymık yerleştirmeyi seviyor muyum ne? Buyurun Abdülhalık Renda, Refik Saydam, Fevzi Çakmak, Kemal Gedeleç, Celal Üner ve Nevzat Tandoğan imzalı ‘protokol’e. Aktarıyorum:

“Ebedi şef Atatürk Etnoğrafya Müzesi dahilinde muvakkaten yaptırılan medfene… 31 Mart 1939 Cuma günü saat 14.00′te konulmuştur.” Nasıl? Biz 21 Kasım 1938′de konulduğunu bilmiyor muyduk Etnoğrafya Müzesi’ne? Aradan geçen 4 ay içerisinde Atatürk’ün naaşı neredeydi ki?

Artık orasını da siz düşünün.


Kaynak : Zaman-Pazar

Yunanlı Atatürk Oldu

Filed Under (Kültür Sanat) by admin on 15-09-2008

Tagged Under : , ,

Yeni nesil Ulu Önder’i yeniden keşfedecek…

Mustafa Belgeseli’nde Mustafa Kemal Atatürk’ün çocukluğunu bir Yunanlı oynadı. Ulu Önder Atatürk’ün hayatını konu alan ve  Can Dündar’ın senaryosunu yazıp yönettiği “Mustafa” adlı belgesel film 29 Ekimde vizyona girecek.

Selanik’ten Dolmabahçe’ye Atatürk’ün hayatından tüm kesitleri perdeye taşıyan belgeselde

Herkesin kafasına kazınan karga kovalama sahnesini, Langaza’da çekilmiş. Mustafa Kemal’in koştuğu tarlalara yakın bir yerde yapılan çekimler için Mustafa’yı oynayacak çocuk da oradan bulunmuş. Adı Yorgo…
Bir Yunanlı…  Ve kendi halkına bir dönem düşman belletilen adamın çocukluğu rolünü büyük keyifle oynamış.

Ölümünün 70. yıl dönümünde Atatürk’ün Türkiye’ye, dünyaya ve yeni yetişen nesle tam anlatılamadığı, yapılan
belgesellerin Türkiye ölçeğiyle sınırlı ve belli bir dönemle kısıtlı kaldığı belirtildi.
Selanik’ten Dolmabahçe’ye kadar hayatını başından sonuna mercek altına alan, Atatürk’ü şablonlardan uzak olarak askeri, siyasi, insani boyutlarıyla anlatan bir filmin eksikliğinin hep hissedildiği belirtilirken, 15 yıldır
Atatürk belgeselleri yapan ve “Sarı Zeybek” ile Atatürk’ün değişik yönlerini seyirciyle tanıştıran gazeteci Can Dündar ve ekibinin, Atatürk’ün hayatını sinema diliyle anlattığı “Mustafa” belgeselinin 29 Ekimde vizyona girecek.

.
“Mustafa” filmiyle özellikle yeni nesil Atatürk’ü yeniden keşfedecek. Film için Cumhurbaşkanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı arşivleri başta olmak üzere, yerli ve yabancı pek çok arşivin özel izinle açıldı.
Atatürk’ün daha önce görülmeyen fotoğraflarına, hatıralarını yazdığı not defterlerine, yakınlarına yolladığı çok özel mektuplarına, günlüğüne, el yazmalarına ulaşıldığı kaydedilirken, çekim ekibinin Atatürk’ün ayak
bastığı Selanik’ten Manastır’a, Şam’dan Berlin’e, Sofya’dan Karlsbad’a kadar her coğrafyaya giderek, doğduğu odadan öldüğü odaya dek her mekana girerek yerinde görüntüledi..
Geniş ve deneyimli bir kadronun Atatürk’e dair yazılan kitapları, yerli yabancı basını, diplomatik yazışmaları tarayarak objektif, sıcak bir hayat hikayesi anlatmaya çalıştığı belirtilirken, Atatürk’ten kalan eşyaların, anıların, çalıştığı karargahların, yaşadığı evlerin, geride bıraktığı belgelerin, sevdiği müziklerin, söylediği sözlerin titizlikle derlendi.

Filmin müziklerini ise Balkanlardan yetişen uluslararası müzisyen Goran Bregoviç tarafından bestelendi.

kaynak : haberturk.com